İçeriğe geç

Gençliğin Hazinliği

Şu dünyanın kalabalık suskunluğu...

Sümeyye Konuk··6 dk okuma

GENÇLİĞİN HAZİNLİĞİ

Yayım: Lafzen Dergisi 1. Sayı

Ne zormuş şu dünyanın kalabalık suskunluğu…

Dışarıya bir göz attığımda, boğazıma ince bir çizik atan insanlarla aynı âlemde yer almak, ciğerlerim yanarak aldığım soluğu kirleterek geri döndürmek, dürüst olmam gerekirse, bir hayli yıkıcı gelmeye başladı.

Bu sabah, namazımı kıldıktan sonra bir kütüğe bakarak teselli bulmaya çalıştım. O kütüğü işleyen zanaatkârın ellerinden öpmek gerekirdi.

Yalnız şunu fark ettim ki, sağ alt ucuna hafif bir zarar teşkil etmişim. Ne yazık, değil mi?

Kaldırdım içi yükle dolu, hafif ak düşmüş saçlarla çevrili olan başımı kitabımın üstünden; içim geçmiş demek ki. Düşüncelerimi topladığım vakit hâlâ gündoğumunun devam ettiğini idrak ettim. “Bugün yıldızlar benden yana.” diye düşündüm.

Biliyor musunuz, anlamam lâkin benim gençlik dönemlerimden şu yaşıma kadar yaşamayı en çok sevdiğim şeylerden biri, gün doğumundaki havanın hoş esintisini yüzümde ve kısa saçlarımda hissetmek.

Dostlarım, şöyle ki pek gezmeyi seven, insanlık denen toplumla kaynaşmaya çalışan bir yapım yoktu en heyecanlı zamanlarımda. Benim çıktığım geziler, gerçekleştirdiğim buluşmalar daha çok insanların iç dünyasına doğru yol alıyor ve sonrasında zihinlerde karmaşıklığı çözmek amacıyla şekilleniyordu. Bir sürü yer görüp gezdim, belki benimle aynı şeyleri anlamlandırmaya çalıştınız; ancak eminim ki hepimiz başka mekânlarda gözlerimizi açıp o “dünya benim, bu âlem senin” diye bahsettiğim zanaatkârların işlemiş olduğu satırlarda bu dünyayı anlamak için dolaşıp durduk. Yine buraya geldik de bir işe yarasaydı bari. Neyse, en azından bir şeyi daha öğrendik: Varsa bir şeyler, yaşayacağız; yaşanacak.

Gün doğumu ve o tatlı rüzgâr çok güzel hissettirmişti. Penceremden sokağa baktığım zaman, ben şuna inanıyorum: Şu anda aldığım her nefes bir farklı gelmeye ve düşündüğüm zorlu olasılıklar güzel ihtimaller kazanmaya başlıyordu.

Gerçek değişmiyordu elbette, sadece öyle gelmeye başlıyordu, o kadar. Daha fazlasını kafada büyütmeye ne gerek vardı ne de boşa harcanacak zaman.

Üşümüştüm, yani ben de bir aciz mahlûkattım sonuçta. Filmlerdekiler gibi zarar görmeyecek bir canım yok, onu da sokakta bulmadım. “Sayın” diye adlandırmaya karar verdiğim muhtemel okuyucular, siz de canınızı sokakta bulmadınız. Tabii, onu sokağa atmak da bir tercih olarak kafanızda bulunabilir. Bazen benim de aklımın kuytularına bir cemre gibi bu mantık dışı ama hakiki fikirler üşüşüyordu elbette. Bu yüzdendir ki bu noktada pek masumculuk oynayamayacağım. Yapaylığı sevmem; doğallık da pek de güzel kullanılmıyor elbet. Bir dakika, bu bunun konusu değildi. Neyse, fazla gerçek hayat koparmazdı neticede.

Gözüm yarım bıraktığım kitap sayfasının son satırlarına kaydı, şunlar hayalsizleştirilmişti:

“Sevginin bile açmaya cüret edemediği kapıların anahtarını aramak en beyhude davranışlardan biridir.”

Sayfayı çevirmek için hafif sağa yöneldim, devamında şöyle diyordu:

“Eğer muhtaç olduğunuz bir anahtar ise vah hâlinize, siz bir kapıyı zorluyorsunuz, içeriden kilitlenen bir kapıyı.”

Bildiğim şeyleri okumak, dinlemek insanı kırkından sonra bayağı bir sıkıyor, dost. Ben gençken rastladığım bazı yetişkinler kırk yaş sendromundan yakınıp duruyorlardı; onlara göre sonrasında bu zamanlarımı -gençliğimi- çok ararmışım.

Şimdi dönüp kendime ve maziye baktığım zaman o yetişkinleri (artık birkaç kemik torbasından ibaretler) hiç ama hiç haklı bulmuyorum. Onlar yaşadıkları gerçekliğin soyutsuzluğuna sendrom, hatta havalı gözüksün diye “Kırk Yaş Sendromu” demişler. Bence onlar, yaşadıkları somutluğun aslında sonsuz âlemde hissiz bir karşılığı olduğunu bilmiyorlar.

Şu anda ben kırk üç yaşındayım ve evet, onlardan daha iyi durumda filan değilim; onlar kemik torbalarından oluşuyor, ben ise işe yaramayan bir vücudu tercih etmiş durumdayım. Ve hayır, bu bedene hapsolmadım. Ben seçtim bu kadar hareketli ve sakin ruhu. Ben seçtim bu kadar hayat macerası ile dolu olan, insanlarla iç içe zaman geçirmeyi seven ve bir o kadar da işlevsiz bu bedeni.

Sayınlar, lütfen şunu geç olmadan kavrayın: Hayatta insanoğlunun önüne seçenekler sunulur ama ulaşmak, o kişinin çabasına ve imtihan düzeyine göre belirlenir. Her insan her şeyi elde edemez sonuçta.

Peki, ben bunlara çabalayarak ulaştım, önümde de pek bir pürüz yoktu. Niye böyle oldu?

Aslında, bunun tam cevabı bende olamaz. Şöyle diyebilirim: Hayatta seçtiklerimiz, onlarla yaptıklarımız ömrümüzün sonuna kadar bizimle beraber aynı biçimiyle hayat bulmaz; değişir, değiştirilir ve bu değişiklikler bizim irademiz dışında ve çoğunlukla (bazen hissediliyor, ben de öyle) tek bir hücremiz dahi bu farklılıklara uyanmaz. Gerçek diye kısaca şöyle bir anlamlandırma yapabilirim: Kendimiz hakkında yapılan, yaptığımız birçok şey bizi hiç ilgilendirmiyor. Biz sadece emir kuluyuz. Ve ben de aynı herkes gibi değişmişim, belki sizden bir farkım varsa da ben bunu bildim, kabul ettim. O kadar.

Hiç huyum değildir ancak şu sabah evimin önündeki -gerçekten önünde- park normalde olduğundan çok daha fazla sakin ve ruhsuzdu. Muhtemelen bu yüzdendir ki orada yürümek ve biraz hakiki dostlarımla (sizden fazla olmasın) olduğu, olabileceği kadar zaman geçirmek ihtiyacı içime söndü. Daha güzel bir sabah bulunamazdı, değil mi?

Yavaş olmayan adımlarla kapıya doğru ilerleyip paltoma doğru uzandım. Siz bilmiyorsunuz ama o kahverengi paltom (aslında tek paltom, fazlasına lüzum görmedim) benim tek iletişimde olduğum maddesel varlıktır. Evet, tuhaf gelebilir ve maalesef bu doğru çünkü fark ettim ki diğerleri, hani uyuyan, yiyen, çukura giden, aslında çok basit ve hafif pürüzlü bir olayda hemen hayıflanıp huzursuzlaşan ve can sıkan o mükemmelleri kastediyorum. Galiba aynı lisanları konuşmuyorum onlarla, ne bir selam ne bir kelam…

Sanki ben öcünün tekiymişim, onlardan farklıymışım gibi. Gerçi bu doğru ama onları bağlamaz bu hadise.

Öyle işte dostum, bu yüzden paltomu pek severim; hem beni sıcak tutuyor, eh, bir mercimek çorbası değil ama olsun.

Ayakkabılarımı giymeden önce kapıyı kapattım ve anahtarı yanıma aldım. Benim kapım hiç kilitli olmaz, dışarıdakilerden bana bir zarar geleceğini düşünmem. Eve girmeden de anahtarı kapının sağ yanındaki kaktüs çiçeğinin altına koyarım. Sakın ha, onlara güvendiğimi düşünmeyin Sayınlar! Lakin onlar ne bana ne de size zarar teşkil edemez; o nedenle içim rahattır.

Pabucumu giyerken ayaklarımda bir serinlik hissetmedim. Bakışlarım tam önüme çevrildi ve dümdüz, hasarsız ve bayağı pürüzlü bir kapıyla karşılaştım; birkaç hafta önceden kalan herhangi bir tekme iziyle değil.

Ağır adımlarla merdivenlerden inmeye başladım, neredeyse bin tona kadar taşıyabilen bir asansör vardı ama ben hantallaşmayı sevmiyorum. Parkın etrafında dolaşmaya karar verdim. O ruhlar günü çok güzel hissettiriyordu. Dili olmayan, mahzun varlıklar…

Etraf çok sakin, ortalıkta ne “Geri dön!” diye bağıranlar var ne de gençliğine özlem duyan insanların haksız çığırışları.

Bir bank ilişti seğriyen gözüme; gece ile gündüzün ufuk çizgisine konulmuştu. Yavaşça kırık olan tarafına dikkat ederek oturdum. Bir süre sonra sütten beyaz nur gibi bir köpek yamacıma ilişti. Birçoğumuzdan çok tatlı ve sessiz bir şeydi. Bacağıma sürtünürken tüylü başını sevdim, pek hoştu. “Birbirimizin zıttıyız.” diye düşündüm.

Uyuyakalmışım, başım bankın kırık tarafına düşmüş bir vaziyetteydim. Karşı taraftan, arkasından atlı koşturuyormuşçasına genç bir delikanlı görünüyordu. Galiba beni uyandırmaya geliyordu, o varmadan hissettim diye yorumladım.

Geldi yanıma. Birazcık stresli görünüyordu, sonra kendince laf etmeye kalkıştı:

— Baba! Nerelerdeydin? Seni arıyoruz sabahtan beri!

Neler saçmalıyordu bu aptal herif! Geri kalır mıydım? Hemen cevap verdim:

— Neyden bahsediyorsun sen, zır deli! Benim oğlummuşsun, pöh! Ben oğlumu bu vatanın topraklarına emanet ettim. Daha bunamadım, elhamdülillah! dedim.

Eh dostlar, sonrasında ise kendimi bu döşeğin sol tarafında sizlere bu safsataları iletmeye çalışırken buldum. Eğer, “Bu anlatmaya çalıştıklarından başka bir şey anlatmayacak mısın?” diye soracaksanız son bir şey daha hatırlıyor gibiyim: O adam olacak haysiyetsiz, son anlarda dudaklarını garip şekillerde hareket ettirerek sanırsam şunları bana ulaştırmaya yeltendi:

— Aman be amcam! Yine mi takmadın şu illeti?

Başarısız oldu elbette.

Maalesef.

Yorumlar

Diğer yazılar