İçeriğe geç

Sezginlikçe

Gün doğumuna yakın...

Sümeyye Konuk··2 dk okuma

SEZGİNLİKÇE

Yayım: Göğefanzin 3. sayı

Gün doğumuna yakın kaldırdım başımı, ışık demetlerinin geliş yönüne. Tan tarafından bir mucize bekler gibiydim; sevildiğini hissettiren bir hâl bile yeterliydi bana. Fazlasında gözüm yoktu. Kuru bir ekmek de olabilirdi; bazen eksiklik, açlıktan daha baskın olurdu.

Sabah güneşi köprünün yanı başında yükselirken, yırtık paltoma sürünen, ayağımın dibinde dolaşan —tekir olduğunu tahmin ettiğim— bir kediye takıldı gözüm. Gecenin zuhru kadar karanlık, zift kadar acı ve benim kadar eksik bir kediydi. Hırıltıyı andıran bir ses bıraktı geride. Neye, kime isyan ediyordu bilmiyorum; lakin bendeniz, sessiz buhranımın çaresizliğinde geçmişi görüyordum. Toplumun bazı gerekçelerle dışarıda bıraktıklarından biri olduğunu düşündüm. Aksi hâlde benimle burada yan yana durmayı seçmesi güçtü.

Ayağımın altında bir kımıldanma hissettim. Kaldırımlar, altlarında biriken şeyi saklamaya çalışan yüzeyler gibiydi. Kanımca, şu insanlardan —ne yazık ki— müteşekkil kalabalığa hazırlıklı değillerdir. Kimseyi aptal yerine koyduğum yok; bu taş yığınlarının ne aklı vardı ne de merhameti. Yoksa karşılıksız bir iyiliği nereye koyacaklarını bilirlerdi.

Köprünün altına doğru yürüdüm. Eski püskü battaniyelerin üzerinde, yırtık eldivenlerle mendil satmaya çalışan minikler vardı. Yukarı baktım; her şeyin üzerinden kayıp giden sakinler… Bu dünyanın asıl “sakinleri”.

Her adımda mazi sızdı: varillerde yakılan ateşler, mahallenin abisinden ısmarlanan yemekler… Bir zamanlar dolu olan şeylerin şimdi yalnızca yankısı kalmıştı.

— Abi, bir mendil almaz mısın? Siftahımı yapayım.

Ceplerimin derinliğinden üç beş bozukluk çıkarıp çocuğa verdim. Mendili alıp merdivenlere yöneldim; üst kata.

Artık buradaydım; köprünün üstünde, her şeyi yerli yerinde gösteren tarafta.

Yukarıdan bakıldığında hayat, içi oyulmuş ama ayakta duran bir düzen gibiydi. Görünmeyen eksikler insanı incitmezdi; maziyi dürtmez, kendini hatırlatmazdı. Fark edilmediği sürece güvenliydi.

Aşağıya doğru meylederken zihnimde tek bir ağırlık vardı; adını koyamadığım, ama taşıdığım.

Kenara çekildim; pantolonumdaki siyah kılları silkeledim, mendille üzerindeki tozu aldım. Mezarlığa doğru yürürken elimdekini solumdaki tenekeye bıraktım. Bazı şeyler, atıldıkça yer kaplardı.

Biraz daha ilerleyip isimsiz bir mezarın başında durdum. Etrafıma baktım. Çok fazlalardı; bu hayatı yoklukla dolduranlar hayli çoktu.

Gözlerim yeniden isimsiz mezar taşına kaydığında, içimdeki o tarifsiz hâl ilk kez bir şekle büründü. Belki de adını koyamadığım şey, hep buydu.

Garip bir histi.

Boşluğun kendisi.

SÜMEYYE KONUK

Yorumlar

Diğer yazılar